Gıda Fiyatlarında Beklenen Yükseliş

Dünyanın önemli tarımsal üretim alanlarında (ABD, Hindistan, Rusya ve Güney Amerika)  bu yıl olağanın altında gerçekleşen yağış miktarı sonucu yaşanan kuraklık gıda fiyatlarında artış beklentisini güçlendirmiş görünüyor. Temel tarımsal ürünler olan mısır, soya fasülyesi, şeker kamışı, buğday, patates ve pirinçin dünya üzerinde ülkeler bazında üretim paylarını gösteren grafiğe http://www.bbc.co.uk/news/business-19715504 linkinden erişebilirsiniz.

http://krilloil.com/blog/world-food-day/

Gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkeler arasındaki en önemli farklardan biri besin sistemlerinin farklı olmasıdır. Gelişmekte olan  ve azgelişmiş ülkelerin tarımsal üretimlerinin doğal koşullara bağlı olduğu düşünüldüğünde açlık sorunu ile karşılaşmaları çok daha olasıdır. Dünyadaki toplam tarımsal üretimin kuraklık vb. doğal süreçler sonucunda azalması, istikrarlı bir şekilde artan dünya nüfusunun ihtiyacının altında kalmasına neden olmaktadır. Dolayısıyla açlık özellikle azgelişmiş ülkelerin çok önemli bir sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak gerek tarımsal üretimin, gerekse açlık sorununun tek başına doğal süreçlere bağlı olmadığını, bunun uluslararası eşitsizlikler, üretim ve bölüşüm ilişkilerinden kaynaklandığını düşünmek gerekiyor. Gerçekte dünyanın belli coğrafyalarında insanlar ihtiyaçlarından fazla besin tüketirken, diğer taraflarında açlık, yoksulluk gibi temel birtakım sorunlarla boğuşmalarının altında toplumlararası eşitsizliklerin olduğu gözden kaçırılmamalıdır. *”…dünyanın açlık ve belli toplumlardaki eşitsizlikler sorununa karşı ileri sürülen çözüm politiktir. Yoksulluğun ve açlığın ortadan kaldırılması yüksek bir bedel gerektirir (Warnock 1987: 297).”

Gıda ile ilgili çarpıcı gerçekler: 

-Gıdanın 1/3’ü çöpe gidiyor…

-Küresel ölçekte her 8 kişiden biri yetersiz gıdaya ulaşıyor…

-2050 yılında şu an üretilen gıdanın %70’i kadar daha fazla üretim yapmamız gerekiyor…

-Gıda fiyatlarındaki artış nedeniyle dünya çapında 100 milyondan daha fazla insan açlıktan etkilenecek…

Dünya Açlık Haritası 2010

* Beardsworth, A. & Keil, T. (2012) Yemek Sosyolojisi: Yemek ve Toplum Çalışmasına Davet, (Çev. Abdulbaki Dede), Ankara: Phoenix Yayınevi.

Reklamlar

Kaşarlı Tostun Anlamları

Kaşarlı tost, geçenlerde ntvmsnbc’deki habere göre http://www.ntvmsnbc.com/id/25390931/  kaşar peynirinin yapısını oluşturan süt proteinlerinin dağılması sonucu ortaya çıkan krema benzeri tadın ağızda hoş bir his yaratması insanları etkiliyor. ABD’li kimyager-yazar Harold McGee’nin iddiasına göre “şişmanlatıcı” ve “kalorili” olabilecek bu yiyecek bireysel öğrenme sonucu ağzımızdaki alıcıları yağlı ve kalori yoğunluğu bol gıdalara alıştırabiliyor.

Bu tür araştırmalara, bireylerin yiyecek-tat algılarına ilişkin değerlendirmelere genel olarak şüpheyle yaklaşılması gerektiğini düşünüyorum. Zira kaşarlı tost dışında günümüzde “hayat kurtarıcı” olabilecek pek çok hızlı açlık çözümlerinin küçük porsiyonlarda çok lezzet aradığımız tüm yemeklerde yağ oranının yoğun olduğunu varsayabiliriz. Bu varsayımdan hareketle de patates, mısır cipsleri, kızartmaları, hamburgerler, köfteler de pekala bizi yağlı yiyeceklere alıştırabilir.

Mükellef sabah kahvaltılarının günümüz çalışma temposu içinde yalnızca haftasonu, hatta bazı hanelerde pazar günü ile sınırlandığını düşünürsek, kaşarlı tost tüm aile bireylerinin, bazen evde hazır kesilmiş tost ekmekleri ile çarçabuk tost makinesine sıkıştırdığımız, bazen çocukların okulunda kantinde cep harçlıkları ile satın aldıkları, işyerlerimizde çay ocağından ya da kafeteryadan sipariş verdiğimiz “öğün kurtarıcı” pratik çözümlerden biri olduğunu kim inkâr edebilir ki?

Bu yazıyı okuduktan sonra çocukluğumda henüz kaşar peyniri lüks bir peynir çeşidiyken ve cafelerin, kafeteryaların olmadığı, okul kantinlerinin kaşarlı tostu keşfetmediği zamanlarda yaşadığım küçük kent Nazilli’de seyyar arabalarda tostçuları hatırladım. Bildiğimiz tulum peynirinden ya da beyaz penirden hem de lezzetlisinden ve iyisinden yapılan tostun tadı damağımda ve zihnimde canlandı. Bu arabalarda yapılan tostun en önemli özelliği mayonez ve ketçapla henüz tanışmamış taşranın pratik çözümü olan ev yapımı tuzlu salça ve maydanoz ile lezzetlendirilmesidir. Maydanozun tost ekmeğinde dağılan kokusu ve ev yapımı salçanın sıcaklıkla ekmeğin içindeki yayılımını ve o güzel tostların yaratıcısı tost ustalarını unutmak ne mümkün.

Lüfer Bayramı

Lüfer Bayramı

Türkiye sık sık vurgulandığı gibi Tanrı’nın lütfuyla ne mutlu ki üç tarafı denizlerle çevrili bir yarımadadır. Ancak bu doğal duruma karşın toplumun tarihsel ve sosyolojik gerekçelerle genel olarak suyla ve özel olarak denizle pek barışık olmaması nedeniyle deniz ve su canlılarıyla da dost ol(a)madığını bu topraklarda yaşayan herkes acı bir şekilde kabul eder. Deniz ve “akan sular” ne ulaşım için, ne de ekolojik denge korunarak alışveriş yapılabilen coğrafi alanlarla içinde değerlendirilmezler. Daha çok kirimizi, çöpümüzü “nasıl olsa su alır götürür, gözlerden ve evlerimizden ırak tutar” düşüncesiyle uzun vadeli sonuçlarını düşünmeksizin salarız güzelim Akdeniz, Ege, Marmara ve Karadeniz sularına. “Akan sular”ımızla ilgili tasarrufumuz da kısa vadeli çözümlerin kurbanı olarak o coğrafyanın, derelerin, nehirlerin asıl sahiplerinin inisiyatifi olmaksızın, HES projeleri ile değerlendirmekten ibarettir. Bu topraklarda yaşayanların deniz canlıları ile ilişkisi zayıftır. Bir yandan kapital sahibi “girişimci”lerin denizlerimizde kurdukları “balık çiftlikleri” doğal hayatı, deniz tabanını geri dönülemez bir şekilde yaşanamaz hale getirirken, balıkçıların trolle, sonar cihazlarıyla yanlış avlanmaları sonucu denizlerimizdeki doğal balık döngüsünün önemli oranda tahrip edildiğini artık herkes kabul ediyor. Doğal avlanma ile yediğimiz çipuların, levreklerin yerini artık çiftliklerde yetiştirilen “çiftlik” ya da “kültür” balıkları aldı. Bu yıl olağanüstü koşullarda palamut bol olsa da halen yanlış avlanma sonucu olması gereken ölçülerin çok altında avlanan çinekop, sarı kanat İstanbul’un, Marmara’nın en lezzetli balığı olan lüferin sonunu getiriyor ne yazık ki. Fikir sahibi damaklar, Greenpeace vb. sivil toplum örgütlerinin çok önemli, kamuoyunda ses getiren kampanyaları (Küçük Balık Yoksa Büyük Balık Da Yok, Seninki Kaç Santim? gibi) sonucu Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na balık türleri için asgari avlanma ölçüleri için baskı oluşturmuşlar ve büyük ölçüde de sonuç almışlardır. İşte bu kampanyaların en önemlilerinden biri de Lüfer Bayramı. 19-21 Ekim 2012 tarihlerinde gerçekleşen bu bayram ile denizlerimizde lüferin her daim olabilmesi, en önemlisi gelecek kuşakların, çocuklarımızın da lüferin lezzetinden mahrum kalmamaları için çok önemli etkinlikler yapılıyor. Kuşkusuz lüfer bir simge balık, palamut, kalkan, hamsi, levrek, çipura ve denizlerimizdeki diğer balıklar için aynı hassasiyetin gösterilmesi gerekiyor. Bir yandan balıkçıların, hayatını denizden kazananlar olarak uzun erimli kazancın sürdürülmesi için süreci iyi anlamaları ve onların da desteklemeleri gerekiyor. Bu konuda çok farklı kaynaklara bakabilirsiniz: İlk olarak Lüfer Bayramı’nın geçen yıldan sonra bu yıl ikincisini organize etmeyi başaran Fikir Sahibi Damaklar: http://www.fikirsahibidamaklar.org… Boğaziçi Balıkları isimli, Boğaz’da bir zamanlar bolca avlanan ve tüketilen balıklar hakkındaki çok yakında izlenebilecek, merakla bekliyoruz…http://www.bogazicibaliklari.com. Lüfer Bayramı için Radikal Gazetesi’nin oluşturduğu blog da bu çerçevede anlamlı… http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1104646&CategoryID=41

Kampanyalar bir nebze olsun sonuc verdi ve sezonun ilk luferini yillar sonra Eskisehir’de de yiyebildik. (3 Kasim 2012)”‘

20121103-071129 PM.jpg