Dışarıda Kahvaltı Saplantısı

Dışarıda kahvaltı yapmak özellikle haftasonları orta sınıf ve üst-orta sınıf alışkanlıklarımızdan biri haline geldi. Salgın bir hastalık gibi kahvaltı yapmak için çoluk çocuk dışarıda, deniz kıyısında, köy benzeri doğal ya da yapay ortamlarda, dağ eteklerinde, akşam yemek yenilen, sabah kahvaltı mekânlarına dönüşen şık restaurantlarda köşe kapmaca, yer bulmaca oynamaya başladık. En “organik” süt ürünleri sunan, ev kıvamında reçeller yapan, bakır sahanlarda, tereyağında “köy” yumurtası pişiren, en güzel çayı demleyen, en taze ekmeği ve hamur işlerini sabahın köründe hazırlayan mekânları tarıyoruz, deniyoruz, iyi bulduklarımızı birbirimize tavsiye ediyoruz. Kısacası yeni bir orta sınıf alışkanlığı haline geldi dışarıda kahvaltı yapmak. Serpme ya da açık büfe hiç fark etmez; normal koşullarda bir insanın kahvaltılık olarak tüketebileceklerinin takdir edersiniz ki bir limiti vardır. Sanki hafta içi aynı orta sınıf mısır gevreği ve süt, kaşarlı bir tost, ya da işyerinde bir simit, poğaça, boyoz ile günün bu en önemli öğününü geçiştirmiyormuş gibi haftasonları ne oluyorsa artık:)) açık büfede kendinden geçiyor ya da serpme sunulan kahvaltıdaki herşeyi yiyebilecekmiş gibi hareket ediyor.

Bursa Hayat Lokantası Serpme Kahvaltı

Oysa kahvaltı mekânlarında nedense, normal koşullarda bir insanın tüketebileceğinden çok daha fazla reçel, bal getirilmesi bana çok garip geliyor. En çok da bu ürünler geridönüşüme uygun. Belki de tam da bu yüzden bolca dolduruluyor tabaklara. Zira aynı reçel ve bal çok fazla tereyağı ya da peynir bulaşmamışsa bir sonraki müşteriler için yeniden servis edilebiliyor. Bu “recycling” ile kahvaltı mekânları kahvaltı işinden çok kâr ediyorlar. Ortalama kişi başı açık büfe ya da serpme 15-20 lira ödenilen haftasonu kahvaltılarında kazanç çok büyük ve giderek de büyüyor. Bu kahvaltılarda kendi adıma süt ürünlerinin kalitesini çok önemsiyorum. İşletmeciler için maliyeti en yüksek kalemler olabilir ama müşteriyi de en çok bu ürünlerin kalitesi ile çekebileceklerini düşünüyorum. Kötü, yarım yağlı, kalitesiz, lezzetsiz peynire tahammülüm yok. Bu arada süt ürünleri demişken, balla birlikte dayanamadığımız kaymakların çoğu krema haberiniz olsun. Nerede o bollukta orijinal kaymak, kim bulmuş da öyle gözümüzü ve karnımızı şenlendirecek kadar sunulsun! Benzer bir şekilde zeytin kalitesi de bence yüksek olmalı. Çay da yeni demlenmiş olsun gerisi teferruat efendim. Yok krep yapıyormuymuş, patates kızartıyormuymuş çok da önemli değil benim için.

Birbirinden farklı ama 3 güzel deneyimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Evvelki yıl hayatımızın ritmi henüz değişmemişken, yani Ege’miz yaşamımızın en önemli parçsı değilken 19 Mayıs sabahı spontane bir şekilde kendimizi Bursa-Mudanya-Tirilye güzergahında buluverdik. Niyetimiz İnegöl civarlarında Köfteci Orhan’da kahvaltı yapmaktı ama sapağı kaçırınca Bursa’ya kadar aç devam ettik. İyi ki etmişiz çünkü yine yol bizi Bursa Merinos Kültür Parkı içindeki Hayat Lokantası’na (http://www.hayatlokantasi.com/index.html) götürüverdi. Tatil sabahında mekân ve personel bu kadar erken müşteri beklemiyorlardı ki güleryüzle değil de şaşkınlıkla ve suratsızca karşılandık. Olsun, keyfimizi hiçbir şey kaçıramazdı; “Kahvaltı istiyoruz, açız!” dedik. Epeyce bir bekledikten sonra servis arabasında sayamadığımız kadar çok tabak içinde getirilenleri görünce herhalde birkaç masada oturan bütün müşterilerin servislerini tek seferde yapacaklar diye düşündük. O da ne? Garson tabakları indirdikçe indiriyor, masada tabaklarımıza yer kalmadı, onları da elimize aldık bir ara. Garson bizi uyardı “daha sıcaklar gelecek” diye. Çabucak birkaç peynir çeşidini tabağımıza alıp yer açmaya çalıştık. Ben sadece peynir çeşitlerini 13 olarak saydığımı hatırlıyorum. Hepsi de benim ölçülerimde 1. sınıf peynirlerdi. Kaymak, helva, tahin-pekmez, ezme, çemen, zeytinler de Gemlik zeytinleri yeşil, siyah süper kalitede. Hiç ummadığımız anda ummadığımız bir yerde yaptığımız bu kahvaltı kişisel ikinci kategorisinde. Kişi başı 30 TL öderiz diye düşünürken hesap 36 TL gelmişti. Neredeye bütün gün tok tutmuştu bizi bu efsane kahvaltı.

Aslında kahvaltı mekânlarında bir numaramda Muğla’dan Marmaris, Fethiye, Ula yönüne giderken Sakar Geçidi’nde sağda Gökova Körfezi manzaralı, çam kokulu benzinlik içinde bir mekân var ki ben dışarıda bu kadar güzel lezzeti, gerçekten yöresinin en iyilerini seçip sofranıza getiren bir yer görmedim. Kahvaltının hiç öyle göz boyayan, masalardan taşan bir yanı yok; makul miktarda ve olağanüstü lezzette. Sakar Geçidi denen bölgede benzinlik içinde yer alan mekân dışarıdaki terasta muhteşem Gökova manzarası sunuyor, doğal bir avantajı var. Babamın eskiden dökme olarak sattığı Marmaris çam balını yıllar sonra buradaki kahvaltıda hatırladım. Kavun, tulum peyniri bölgenin en iyisi, zeytin yörenin tadı, tereyağı ve bazlama olağanüstü. Sahanda köy yumurtası gerçekten köy yumurtasıydı. Eşimle birlikte Bursa’dakine benzer bir sabırla “ha şimdi güzel bir kahvaltı mekânı bulacağız” diye diye Sakar Geçidi’ne kadar gelmiştik, Fethiye yönünden geliyorduk niyetimiz Göcek’te kahvaltı yapmaktı ancak sabahın köründe hiçbir yer bulamamıştık. Herşeyin iki kişilik tüketilebilir ölçülerde servis edildiği bir yer olması ayrıca hoşuma gitmişti. Görselleri şimdilik bulamıyorum ama bulunca yüklemeye çalışacağım. Bu mekân benim açık ara farkla kahvaltı için en ideal yer hem yöresel lezzetlerin en iyisi, hem de manzara, temiz hava ve doğal güzellik açısından.

Bu iki kahvaltı mekânından sonra Aydın Atça’da Gönül Hanı Restaurant’ta http://gonulhani.com verilen kahvaltıyı üçüncü sıraya yerleştirebilirim. Mekân sahibi Gökhan Bey genç ama son derece deneyimli bir işletmeci, profesyonel aşçı. Aslında kahvaltı mekânından çok akşam yemek için ideal bir yer olarak değerlendirilebilir. Ama kahvaltıda öne çıkan özelliği Gökhan Bey’in zeytinleri, reçelleri bizatihi kendisinin yapıyor olması. Hatta zeytinyağını mevsiminde bölgedeki zeytinlerden kendisi sıktırıyor. Dökme reçeller yerine her yerde tadamayacağınız çeşitlilikte reçel masanıza geliyor.

Aydın Atça Gönül Hanı Kahvaltı

Ev kurabiyesi, süzme yoğurt, şakşuka her kahvaltıcıda bulamayacağınız çeşitlerden. Ancak masadaki kişi sayısının tüketebileceğinden çok daha fazla çeşit ve miktarda yiyeceğin gelmesi burada da en büyük sorun. Ama yine de fiyat, lezzet ve ortam açısından Gönül Hanı mutlaka Aydın-Nazilli istikametinde uğranması gereken yol üstü lezzet duraklarından biri. Kahvaltı vaktini geçirdiyseniz de yemek için sizi şaşırtacak sürprizleri olan, balık mevsimiyse kıyıdan bu kadar uzakta (en yakın kıyı Kuşadası yaklaşık 100 km.) inanamayacağınız tazelikte ve çeşitlilikte balık yiyebileceğiniz, muhteşem zeytinyağlıları ile damak uçuklatan bir mekân.

Reklamlar

Isırgan (Dalgan) Kavurması

Bizim oralarda dalgan derler ısırgan otuna. Nedeni doğayla daha barışık olmamızdan, yeşilliğin, otun kıymetini bilmemizden herhalde. Biz ısırgan demeyi tercih etmeyiz. Isırmak ile ilişkilendirildiği için belki de; “vahşi” doğaya izafen yüklenen bir anlamın yerine, dalganı yeğleriz. Dalamaktan türetildiği için bir parça daha düşük bir anlam yüklenmiştir kanımca. Egeli için kendinden kalkanı, dikeni olan bu ot olsa olsa şifalı bir dosttur. Şifalı olduğuna inanıldığı için kurutulup çayı içilir, tohumu balla karıştırılıp yenir ya zaten. Dalgan dalar en fazla insanın ellerini, insanın temas ettiği cildini, azıcık kaşındırır, kabartır, kızartır. Bir süre sonra geçer nasılsa. Gül gibidir yani, dalganı seven dikenine, dalamasına katlanır.

Isırgan-Dalgan

Dalgan mevsimi geldi. Soğuklar ve yağış başladı, yaklaşıyor kış. Dalgan Ege’de tüm otluk, yeşillik yerlerde yabani olarak yetişebilir. Tohumunu ekerseniz bahçenizde, saksınızda balkonda bile yetiştirebilirsiniz. Dalganın dalaması dışında bir kötü yanı da gözenekli yaprak dokusu nedeniyle yağmurlarla birlikte üzerinde fazlaca kum, çamur tutmasıdır. Bu nedenle de bir bağ ya da iki bağ alındıysa pazardan, çok ama çok iyi yıkamak gerekir. Mümkünse bol sirkeli suda saatler öncesinden suda kumun çökelmesi için bekletmek en ideal çözümdür. En meşakkatli yanı zaten kumdan arındırılması sürecidir. Bir de suyu gördükten sonra dalama etkisi azalsa da köklerini ayıklama aşamasında dalgan özelliğini sürdürmesidir. Eldivenle bu sorunu aşabilirsiniz.

Anneannemin en kendine has lezzet zenginliklerinden biridir dalgan kavurması, bir başka versiyonu ise “dönderme”dir, onun deyişiyle. Bir başka yazıda döndermenin tarifini görselleriyle birlikte paylaşacağım. Dalgan kavurması için bir ya da iki bağ ısırgan yeterlidir. Kumlarını, çamurlarını artık kaç suda arıtabilirseniz güzelce yıkamak işin en zor kısmı. Kavurma için üç dört sap pırasa gerekiyor ayrıca. Pırasaları kesilebilecek en ince ve küçük şekilde kesip dalgandan önce zeytinyağıyla iyice öldürmek ilk safha. İkinci aşamada dalganları doğrayıp azar azar tavaya ilave ediyorsunuz. Başlangıçta dalgan demetleri sanki hiçbir kaba sığmayacak gibi oluyor ama panik yapmadan ısıyı yedikçe sönmelerini bekleyin. Zaten bir süre sonra kavrulmuş pırasalarla kaynaşıp başlıyorlar şenliğe. Ben bu denememde yıkanmış ıspanağım olduğu için birazcık ekleyip sonucu görmek istedim. Ispanağın dalgana göre daha tatlımsı olan lezzeti dalganın tadını yumuşattı diyebilirim. Ancak orijinal yapılışında ıspanak yok. Ben yaklaşık iki senedir tuzu hayatımdan çıkardığım için tariflerde tuz miktarını belirtmeyi unutuyorum. Zaten tuz zevki çok göreceli birşey. Arzum herkesin tuzsuz yemesi. Zira her sebzenin içinde doğal olarak tuz var ve Avrupa ortalamasının çok üstünde tuz tüketim alıkanlığımız olduğundan ekstra tuz kullanımını azaltmamız gerektiğini düşünüyorum.

Isırgan-Dalgan Kavurması

Dalgan kavurmasının üzerine süzme (kese) yoğurt ister, hatta imkan dahilindeyse köylü kadınların süzdüğü yoğurttan, taş gibi olanından. Bir de rahmetli anneannemin mutfağında her daim asılı duran zamana direnmiş ama yazın sıcağına direnememiş ve en sonunda kurumuş acı biberler. Zeytinyağında bazen dalganın, bazen döndermenin, bazen de pırasanın yanına kızartılıverir beş dakkada bu yazdan kış hazırlığı için kurutulmuş canım biberler. O kadar lezzetli olur ki denemeden bilemezsiniz.

Ahbab Çorba ve Yemek

Yaklaşık 14 yıldır yaşadığım, artık memleketim dediğim Eskişehir 1990’ların sonlarında şimdikine kıyasla yeme-içme mekânlarının çok sınırlı olduğu bir kentti. Öğrenciyken fast-food dışında güvenilir, taze ve temiz, sulu yemek yapan lokanta sayısı azdı. Hüsnüniyet lokantası içlerinden belki de en “iyi”lerindendi. Dolayısıyla sebze yemeği çeşitlerinin olduğu ve aynı zamanda temiz lokantaların azlığı ne yazık ki beni en azından o dönemde birkaç lokanta ile sınırlandırmıştır. Bunların en başında ise orduevi arkasindaki Posta Yemek gelirdi. Buraya her gittiğimde neredeyse standart menü haline getirdiğim tavuk suyu çorba, patlıcan musakka, pilav ve kaymaklı yoğurt yemekten kendimi alıkoyamazdım. Posta Yemek’te takıntı derecesinde ısrar etmemin bir başka nedeni de belki de kasada hesabı kesen mekân sahibinin kayınpederinin ak saçlı, ak yüzlü olması, güleryüzünü hiç eksik etmemesi ve bir dede sıcaklığında her seferinde beni karşılaması-uğurlaması olduğunu söyleyebilirim. Kebap denince benim aklıma löp et, tandır geldiği için herkesin kebap bildiği urfa, adana kebap, lahmacun, beyti gibi şeyler benim için rutinde değil, ayda yılda bir yenebilen şeylerdir. Bu nedenle kebapçılar benim yemek mekanlarım içinde önemli bir yer tutmaz genellikle.

Et-sebze dengesini iyi korumak adına sulu yemek yapan yerler ve özellikle esnaf lokantaları benim için vazgeçilmezdir. Çocukluğumda babamın dükkanında yazları çalışırken en keyif aldığım anların esnaf lokantasında yediğim öğle yemekleri olduğunu çok sonraları farkına vardım. Bir ara işler büyüyünce o esnaf lokantalarından birine sahip olduğumuzu da hatırlıyorum. Dahası bizim lokantamızın en iddialı olduğu iki şey çorba ve Nazilli pidesiydi. Lokantanın rahmetli ustası (huzur içinde yatsın) Yahya Usta’nın sabahın beşinde hazırlamaya başladığı paça çorbasının tadını hala unutamam. Yatılı okuldan haftasonu eve gelip, annemin kahvaltısını reddedip Yahya Usta’nın çorbasını içmek için sabahın köründe koşa koşa lokantamıza gittiğimi özlemle hatırlıyorum. Hala iyi yapılmış ayak, kelle paça çorbalarını, işkembe çorbasını (tabii ki annemin ve yengemin yaptıklarını değerlendirme dışında bırakıyorum) hiçbir şeye değişmem.

Tipik bir esnaf lokantasi olmasa da Ahbab Lokantası’nı öğrencilik sonrası geç keşiflerimden biri olarak kabul ediyorum. Genellikle Eskişehir’de Doktorlar Caddesi civarındaki beyaz yakalıların tercih ettiği Ahbab, bazı öğlenler sevgili Tepebaşı Belediye Başkanı Ahmet Ataç’ı da görebileceğiniz, samimi, temiz, güleryüzlü personelinin servisi ile öne çıkan küçüçük ama bol seçenek sunan bir mekân. Eskişehir’e özgü mercimekli fırınlanmış iri mantı, farklı sebzelerden yapılmış her lokantada bulamayacağınız sulu sebze yemekleri (Bürüksel lahanasından yapılmış sulu yemek), etli-sulu yemekler bazen insana seçim yapmakta zorlayabiliyor.

Ahbab Çorba ve Yemek’in Tezgâhı
Brüksel Lahanası Yemeği

;

Ciğer tava, yaprak sarma, musakka tadına bakılması gereken Ahbab yemeklerinden. Formuna dikkat edenler için sebze yemek seçeneklerinin hiç de az olmadığı, beyaz ekmeğin yanı sıra esmer ekmeğin de koşulsuz servis edildiği lokanta Eskişehir’e dışarıdan gelen ziyaretciler için de uğranması gereken yerlerden biri bana kalırsa. Ayrıca esnaf lokantalarının en büyük sorunlarından biri kullanılan yağ kalitesinin düşük olmasıdır. Bunu da en çok yemekten bir süre sonra hissedilen mide yanması ile anlar insan. Ahbab hem yağ miktarını düşük tutarak hem de kaliteden ödün vermeyerek böyle bir sorun yaşanmasına engel oluyor.

Sulu Dana Biftek

Ahbab Çorba ve Yemek Hoşnudiye Mah. Bayrak Sok. No:6/B adresinde, pratik olarak ise Doktorlar Caddesi üniversite yönü tramvay durağı arkasındaki Akbank’ın ara sokağında. Hava güzelse dışarıda küçük masalarda oturup keyfini çıkarabileceginiz,değilse de iç mekânda yemeklerin lezzetine varabileceğiniz son derece temiz ve samimi, fiyat, temizlik, çesitlilik ve performans açısından ES geçilemeyecek bir esnaf lokantası.

Ahbab Çorba ve Yemek Telefon: 0222 220 50 23 – Cep numarası ise 0533 473 86 82

Yakın bir gelecekte kahveye veda! N’parız?

T24 (www.t24.com.tr) internet gazetesinin İngiliz bilim adamlarına referansla aktardığına göre küresel ısınma nedeniyle kahve çekirdekleri 2080 yılına kadar yok olma tehlikesi ile karşı karşıya.

3K Kafka Kupa Kahve

Kahve çekirdeklerinin üretim sürecinden ofislerimizde, kahve zincirlerinde kupalarımızda tüketim sürecine kadar geçirdiği yolculuğun sonuna mu geldik yoksa? Sohbet bahanemiz olan kahvesiz n’parız? Dünyanın belki de sudan sonra en yaygın içeceği olan kahvenin ekonomik, kültürel ve sosyolojik boşluğunu başka ne doldurabilir ki? Araştırmaya göre Türk kahvesinin de özünü oluşturan Arabica kahve çekirdeklerinin özellikle tehdit altında oldığunu öğrenmek gerçekten üzüntü verici. Türk kahvesi ve dedikodu olmadan asla diyenlerdenseniz dikkat buyrun lütfen! Küresel ısınmanın başka yiyecek-içecek türlerinde neden olabileceği riskler gibi herkesin bu küresel soruna daha duyarlı olması gerekiyor. Bireysel duyarlılıklarımız dışınsa küresel kahve üreticileri, dağıtıcıları ve zincirlerinin de gerçekten samimi bir şekilde bu soruna odaklanmaları, sürdürülebilir üretim süreçlerini olanaklı hale getirmeleri gerekiyor. Aksi halde herkes için son derece keyifli bir içecek olan kahvenin sonuna gelebiliriz.

Kahve Çekirdekleri

İngiliz bilim insanları yaptıkları araştırmada iklim değişikliği nedeniyle kahve çekirdeklerinin 2080 yılında tamamen yok olabileceğini ortaya çıkardı. Bu durum dünya kahve endüstrisinde büyük zarara yol açabilir.
İngiltere’de yapılan ve sonuçları Plos One bilim dergisinde yayımlanan araştırma, iklim değişikliğinin kahve çekirdeği üretimini olumsuz etkileyeceğini ve Arabica kahve çekirdeğinin 2080 yılında tamamen yok olabileceğini gösterdi.

Araştırmaya imza atan Londra’nın batısındaki Royal Botanik Bahçesinden bilim insanları, sera gazı etkisi yüzünden kahve çekirdeklerinin yüzde 33 ila yüzde 99,7 arasında azalabileceğini ortaya koydu.

Zengin genetik çeşitliliğe sahip Arabica kahve çekirdeklerinin yok olmasının, kahve endüstrisi için çok büyük zarara yol açacağı tahmin ediliyor.

Etiyopya’da keşfedilen ilk kahve bitkisinden türeyen Arabica kahve ağacı, yılda yaklaşık 5 kilogram meyve veriyor ve bu meyvelerden 1 kilogram kahve çekirdeği elde ediliyor.

Dünya kahve üretiminin yüzde 70’ini oluşturan Arabica kahve çekirdeği, Türk kahvesi üretiminde de kullanılıyor.

http://t24.com.tr/haber/kahve-2080-yilinda-yok-olabilir/216910

Balkabağı Çorbası

Dünyanın en güzel nimetlerinden biridir balkabağı. İrili ufaklı en leziz balkabaklarının Adapazarı’nda yetiştiği söylenir. Gerçekten de balkabağından ister tatlı yapın, ister anneannem usülü zeytinyağlı kavurmasını yapın eğer kabağın kendisi iyi değilse ne yaparsanız yapın yavan olur. İşin özü bu sarı kabaktan ne yapmak lazım gelirse kendisinin iyi ve bereketli toprakların mahsülü olması gerekir.

Kabakların mevsimi geldi. Her yerde sarı sarı aydınlanıyor balkabakları. Bugün Eskişehir’de Tepebaşı Belediyesi’nin kente en güzel katkılarından biri olan ekolojik pazardan http://www.tepebasi.bel.tr/eko/index.asp tazecik aldığım temizlenmiş balkabağından çorba tarifini yaklaşan kış ayları için rengiyle, tadıyla pratik, besleyici ve lezzetli bir başlangıç olarak sizlerle paylaşmak istiyorum. Uzun zamandır bloga eklemeyi düşündüğüm balkabağı çorbası hazırlamak o kadar pratik ki aslında. 30 dakika içinde sıcacık bir tada kavuşmak mümkün. Daha önce de yazmştım; balkabağı genellikle tatlı ile özdeşleştirilir. Ancak bana göre kavurması ve çorbası ilk sıralarda gelir. Sindirimi son derece kolay olan kabağın çorbası besleyiciliği ile de çocuklar ve yetişkinler için soğuk kış öğünlerinde hem rengiyle hem de tadıyla içimizi ısıtabilir.

Balkabağı Çorbası

Fransız mutfağı ile yakıştırılan balkabağı çorbası kremalı ya da kremasız ve pekala sütle yapılabilir. Benim tarifimde bir büyük boy soğan, varsa üç-beş adet güz sonu kırmızı biber, birkaç diş sarımsak ve iki yarımay ölçeğinde balkabağı var.  Malzemelerin üstünü azıcık geçecek kadar su ve bir-iki yemek kaşığı zeytinyağı ekleyerek 20 dakika kaynamalarını daha doğrusu blenderden geçecek kadar pişmelerini bekliyorum. Blenderdan geçirdikten sonra dilerseniz krema ya da bir çay bardağı ılık süt ilave ederek tatlandırabilirsiniz, hiç eklemeyebilirsiniz de. Ancak her ikisini de tercih etmiyorsanız bir yemek kaşığı tereyağı çorbanın lezzetini maksimize edebilir. Üç-beş dakika daha kaynadıktan sonra ve kıvamını aldıktan sonra çorbanız hazır demektir. Serviste çorbanın üzerini ceviz ya da maydanoz ile süslemek isteğe bağlı.

Balkabağı Çorbası

Feel Like Home in Granada

Granada’ya ayak basar basmaz tanıdık bir koku geldi burnuma: narenciye çiçekleri. O an memleketimde-evimde hissettim. Buram buram Akdenizdi, evimdi sokaklar. Sonra kentin adı zaten tanıdık: Granada-Nar. Nar, Granada’nın sembolü. Taneleriyle bereketin toprakları…İşte Endülüs toprakları…Amin Maalouf’un Afrikalı Leo’da anlattığı Granada’daki kadar olmasa da farklı kimlikler çoğullukları içinde Granada’da yaşıyor, kiminin belki sadece ruhu…

Granada’da Nar

Granada’ya ilk ziyaretim 2009 baharında, iki yıl aradan sonra 2011’de yaz sonu ikinci ziyaret. Bahar tüm bereketiyle Granada’da çiçek açarken İspanyol ve Endülüs kültürlerinin kaynaştığı bu eşsiz kentte her iki seferde de sevgili dostlarım Oscar ve Rafa sayesinde olabildiğince keyifli yerel lezzetleri tatma olanağı yakaladığımı söyleyebilirim. İlk gidişimizde terastaki mangal partisi unutamadığım anlardan biridir. Hepsinden bahsetmeye çalışacağım ama mutlaka eksik bıraktığım olacaktır. O kadar tanıdık ki aslında tüm lezzetler… Nar, zeytin, zeytinyağı, taze bakla, narenciye, incir, ekmekler… ilk kez tadılan ama sanki çok uzun zamandır hayatımın vazgeçemedeği lezzetleri arasına girenler… Jamon Ibérico yani domuz bacağı pastırması, en iyisinin İspanya’nın güneyinde olduğu söyleniyor. Chorizo yine domuz etinden yapılan bir çeşit sucuk. Her ikisi de atıştırmalık olarak özellikle İspanya’nın kendine has zengin tatlara sahip kırmızı şarapları ile harika bir uyum gösterir.

Jamon Ibérico

Jamon Ibérico

Domuz bacakları yeme-içme mekânlarının çoğunda asılı bir şekilde sergileniyor. Şarküterilerdeki görüntüler benim için başdöndürücü ve iştah açıcı. Belleğim babamın dükkanında ramazan aylarında askıya çıkan pastırmaların görüntüsünü ve ne akıldan ne bedenden kolay kolay çıkmayan kokusunu çağırıyor. Belki de bu yüzden tanıdık gelen bu görüntüler bir kez daha evimde hissetmem için bir dayanak oluyor. Domuz bacaklarının oda sıcaklığında saklanması gerektiği için sızan yağları insanların üstüne akmasın diye plastik yağ toplayıcılar asılarak engel olunuyor. Öte yandan bizde kasaptan bir but almak gibi değil parasal açıdan bu bacaklar. Ortalama 300-500 avro arasında bir meblağı gözden çıkarmak lazım.

İspanya’nın güneyinde yani Andalusya (Andalucia) bölgesine has bir başka güzel özellik dışarıda yeme-içme mekânlarının hemen hemen hepsinde ücretsiz tapas (meze ötesi atıştırmalık) servisinin yapılması. Tapas oturduğunuz mekânda bir içki ısmarlayınca (alkollü ya da alkolsüz) o günün 3-4 tapas menüsüne göre bedelsiz servis edilen atıştırmalıklar. Hesap sadece içkiler üzerinden geliyor. Bir bira içtiğinizde ilk tapas, ikinciyi sipariş ettiğinizde bir diğeri masadaki kişi sayısına göre bir miktarda ve çatalla servis ediliyor.

Tapas & Graffiti

Genellikle kendine has küçük, lezzetli ve doyurucu olan bu ikramlar olağanüstü. Bazen taze baklalı, jamon’lu olabilen, bazen deniz mahsullerinden, tavuktan ya da kırmızı etten, sürpriz bir şekilde bazen de gazpacho (Andalusya bölgesine has soğuk servis edilen, genellikle domates, sarımsak, zeytinyağı ile yapılan iştah kabartıcı çorba)  müteşekkil bu atıştırmalık tapaslarla öğünleri kurtarmak mümkün. Bir yandan Avrupa’nın en çekici Erasmus öğrenci değişim kenti olan Granada öğrencilere de bu anlamda müthiş bir olanak sunuyor. Eskişehir’de sıradan bir öğrenci barında biranın yanında sipariş verdiğiniz uyduruk çereze ya da patates kızartmasına 5-10 lira para ödendiğini düşündüğünüzde tapas olayı inanılmaz gelebiliyor insana. Ben Eskişehir’de bir öğrenci barı işletsem, kesinlikle salçalı makarna da olsa tapas uygulamasına başlardım. Çünkü “şimdi hangi tapası yiyeceğim?” diye insan bazen niyetlendiğinden daha fazla içebiliyor:)

Tapas
Granada’da Tapas

Tapas
Granada’da Tapas
Granada’da Tapas

Granada’daki en favori mekânım ise Bodegas Castaneda. Belki de her iki ziyaretimde ne tat ne de doku olarak hiç değişmemiş bulduğum için. Siparişlerimizi verdiğimiz eleman bile iki yıl içinde hiç değişmemişti. Lezzetler yeni olduğu kadar tanıdık da. Patates kroketi (kesinlikle el yapımı ve dondurulmuş değil) Alhambra birası ile muhteşem bir uyum sağlıyor. Ekmek arası jamonla taze bakla her gün yemek isteyebileceğim bir şey. Mekânın en önemli özelliği herşeyiyle İspanyol kültürünü yansıtması, zira her yaştan insanın ve bilen turistlerin geldiği bu mekânda boğa güreşi ve futbol izlemek, şans oyunları oynamak, yüksek sesli ve heyecanlı İspanyolca duymak mümkün. Camekanlı dolapta Granada’ya özgü seramiklerin içinden seçilebilen yiyecekler evdeki yemekleri ikram eder gibi sıcaklıkla sunuluyor.

Bodegas Castaneda-Granada

Bodegas Castaneda-Granada