Kategori arşivi: Genel

Mutfakta kim var? – Who’s in the kitchen? Uçan Şef-Flying Chef

Son zamanda Türk Havayolları ile arka arkaya iki yurt dışı uçuş gerçekleştirdim. THY bir süredir uluslararası rekabette yemek servisini, menülerini ve geleneksel tadları ön plana çıkartıyor. Uçan şef vurgusunu NBA yıldızı Kobe Bryant’la reklam filmi çekerek de perçinlemişti. Ancak pratikte bu konseptin abartıldığı kadar iyi olmadığını gözlemleme fırsatım oldu. Uçan şef olarak çalışma koşulları bir yana şirketin politikasının kendini diğer büyük havayollarından farklılaştırma stratejilerinden biri olduğunu düşünüyorum. Temel görevi havada bize servis etmek olduğu anlaşılan şeflerin aslında ne yaptığı özellikle Türk yolculara iyi anlatılamamış durumda. Bu konsept biraz reklamın da etkisiyle bulutların üstünde gerçekten tam teşekküllü bir mutfak olduğunu, elinde şef bıçağı ile profesyonel aşçıların burada sizin için özel yemekler yaptığını düşünmenize neden oluyor. Halbuki DO&CO yerde bu menü çözümlerini Türk Havayolları için üreterek özellikle ekonomi sınıfı yolcular için seçenekli görünen ama aslında mecbur olduğunuz gösterişli menülerle sizi buluşturuyor.

Mutfakta kim var?
Mutfakta kim var?

“Who is in the kitchen?   Mutfakta kim var?

Bulutların üstündeki restoranımıza hoşgeldiniz. Size dünyanın en iyi lezzetlerinin ve geleneksel tadlarımızın keyfini yaşatmak için özenle seçtiğimiz yemekleri, usta aşçılarımız tamamen taze ürünlerle hazırladılar. Dileğimiz, damağımızdaki tadın yolculuğunuzdan daha uzun sürmesi… Afiyet olsun…”

Yemek servisi öncesinde suşi restoranlarındakine benzer bir şekilde sıcak havlu getirilmesi, menülerin dağıtılması yolcunun yemek kalitesi konusundaki beklentisini yükseltmektedir. Menüde özellikle uzun uçuş rotalarında, benim deneyimlediğim İstanbul-New York, New York-İstanbul seyahatimde olduğu gibi ikili yemek seçeneklerinden birini seçmeniz bekleniyor. Oysa menülerde de belirtildiği gibi yoğun talep nedeniyle size asıl tercih etmek istediğiniz yemeğin tükendiği de söylenebiliyor. Dolayısıyla başka seçeneğiniz olmadığı için böylesi uzun yolculuklarda aslında yemek istemediğiniz bir somonla ya da tavukla karşı karşıya kalabilirsiniz. Mecburi seçimler de sizi bir bakıma mutsuz eder.

İstanbul-New York Menüsü
İstanbul-New York Menüsü

Örneğin arkamda oturan hamile kadının tavuk beklentisi bu nedenle boşa çıkmıştı. Somon yiyemediği için küçük çaplı bir kriz ortamı olmuştu. Ondan önce arıza çıkaran bir başka yolcu business class için önerilen kırmızı et seçeneğini bileğinin hakkıyla kazanmasını bilmişti. Öyle ki kabin amirini çağırarak istediğini koparmıştı. Aynı stratejiyi daha nazik bir şekilde izleyen hamile kadının kocası ise muvaffak olamadı ne yazık ki. Uzun lafın kısası binlerce feet yükseklikte karnınız acıktıysa ve yemek seçenekleriniz kısıtlıysa zengin gösterilen THY menüleri sizi zorunlu seçimlere mecbur bırakıyor.

Ayrıca uçan şef uygulamasında dış görünüş bir harika. Aşçı kepleri, önlükler, isimlikler çok fiyakalı görünüyor. Ancak iş uygulamada sorunlu. Neden mi? Bir kere benim bindiğim uçaklarda şefler hep erkekti. Hosteslerin işlerini kolaylaştırmaktan çok zorlaştırıyorlar gibi görünüyorlardı. Hem dil açısından, hem de hız açısından son derece yetersizlerdi. Koridorda sürekli bir kalabalık, sonu gelmeyen servis, servis arabalarından karşılıklı “Ayfer Hanım sütünüz var mı? Uzatabilir misiniz lütfen?” şeklinde sualler, sonrasında yolcuların tepesinden duruma göre, süt, tonik, buz, ekmek transferleri hiç hoş görünmüyor. Yolculuklarım sırasında indiğim ülkelerin iç hatları ile transfer yaptığım için oradaki pratik servis anlayışının ne yazık ki bizde olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. THY’nin servis anlayışı bu anlamda tam Türk işi kaotik bir çıkmaza dönüşüyor ve yolcuyu sıkan bir şekilde uzun bir zaman dilimine yayılıyor. Sonrasında boş servislerin toplanması da dahil edildiğinde tüm uçuş boyunca devam ediyormuş gibi görünen, bitmeyen bir yemek servisi insanı bunaltıyor.

New York-İstanbul Flight
New York-İstanbul Flight

Ufak bir google araması sonucu edindiğim bilgiye göre yaklaşık 200’ün üzerinde uçan şef var THY bünyesinde. Bu arkadaşların bir kısmı MSA gibi ciddi aşçılık okullarında okumuş kişilerden oluşuyor. Emeklerinin karşılığını alabildiklerini ve mesleklerini gerçek anlamda icra edebildiklerini zannetmiyorum. Sendikalı THY çalışanlarının mücadelesini unutmadan bu arkadaşların belli birtakım boşlukları doldurabilmeleri çok zor görünüyor. İmaj olarak beklenti çok yükseklere çıkartılıyor ancak içerikte ve uygulamada  eksikliklerin çok olduğunu göz ardı etmemek lazım.

Reklamlar

Alaçatı Yalnızca Dostlarla Güzel

Minik dev çekirdek ailemle birlikte günübirlik Alaçatı kaçamağımız bizi hayretler içinde bıraktı. Neresinden başlasam ki acaba? Türkiye’de bazı şeylerin bu kadar hızlı değişiyor (olumsuz anlamda) olması gerçekten çok üzücü. Yıllardır sakini oldukları kasabalarının dışarıdakiler tarafından istilaya neden olması ve yaşanan rant kavgası kolay hazmedilecek bir şey olmasa gerek. Alaçatı aslında büyük şehirlerde yaşamaya alıştığımız ya da alıştırıldığımız seçkinleştirme-mutenalaşma-nezihleştirme (gentrification) sürecinin tatil mekânı örneğindeki son halkası. İzmir’in yanı başında, yıllardır İzmirlilerin haftasonları ve yazları kaçtıkları yazlık uğrakları olan Çeşme ve Alaçatı biraz medyanın pompalaması, biraz diğer yazlık sayfiye kasabalarının tüketilmiş olması sebebiyle (Kuşadası, Bodrum gibi) İstanbullu sosyetenin yeni keşfi son üç beş yıldır.

Alaçatı Yeldeğirmenleri
Alaçatı Yeldeğirmenleri

Alaçatı’da olduğumuz akşam Kadir Gecesi’ydi ancak yeme-içme mekânlarındaki hareketlilik olağanüstüydü. Gecenin sonunda kalacağımız butik otelimiz Kesre Otel‘e giderken sokak ortasındaki masalardan ve kalabalıktan yürüyemediğimiz için kendimizi ara sokaklara attık. Bu sırada karşımıza çıkan kiliseden devşirme camiiden, teravih namazını kılıp çıkan insanlar dağılırken, çevredeki lokantalardaki masalarda da şarap ve rakı kadehleri can cana tokuşturuluyordu. Ege insanı, Ege kültürü, Ege rahatlığı işte bu. Ege’nin, kıyının, denizin kültürünün kölesi olurum bu yüzden. Biraradalığın, zıtlıkların aynı mavi gök altında çatışmasızca yaşanabilmesi kadar güzel birşey olabilir mi?

Tıklım Tıklım Alaçatı
Tıklım Tıklım Alaçatı

Zamanımız çok sınırlı olduğu için Kesre Otel’in sıcakkanlı ve sevecen işletmecileri olan Oğulcan ve Figen’in tavsiyesiyle Avrasya Ev Yemekleri‘nde akşam yemeğimizi yemeyi tercih ettik. Balık aklımızdan geçtiyse de damak çatlatmaktansa dudak uçuklatan rakamlarla kazıklanmak istemediğimiz için Alaçatılı şirin çiftin önerisini değerlendirmeyi yeğledik. Tıklım tıklım olan Avrasya’da bol seçenekli sulu yemekleri ve zeytinyağlıları, salataları seçiyorsunuz ve garsonlar size koşarak servis ediyorlar.

Püre Üzerinde Beşamel Soslu Dana Etli Patlıcan Sarma
Püre Üzerinde Beşamel Soslu Dana Etli Patlıcan Sarma
Avrasya'da Bizim Seçtiklerimiz
Avrasya’da Bizim Seçtiklerimiz

Bodrum’dan duyduğumuz 50 liralık lahmacun, 90 liralık çorba fiyatlarından sonra mevcut Alaçatı koşullarında toplamda 50 liralık hesap ödemek bize makul geldi. Lezzet fiyat performansı açısından kabul edilebilir sınırlar içinde olduğunu söyleyebilirim. Avrupa’da insanların yol kenarlarında olağan bir edim olarak yemek yediklerine tanık oluruz. Dışarıda, yol kenarında, bahçede vs. yemek yemek sıradan bir şeydir. Oysa Türkiye’de özellikle bazı mekânlarda yemek yemek başlı başına bir gösteriye dönüşür. Alaçatı’da gözlemlediğim tam anlamıyla yemek yemenin gösterileşmesiydi. Masaların arasında yürürken insanların tabaklarına dokunup, kadehlerinden birer yudum alabilecek kadar yakın olmak yemek yiyenlerden çok yolda yürümeye çalışanları rahatsız ediyor gibiydi. Daracık mutfaklarda müşteriyi koşulsuz memnun etmek zorunda olan aşçıların eserlerinin küstah üst sınıfın gösterisine malzeme olması çok sinir bozucu. Yemek kokularına pahalı parfüm kokularının karıştığı ortam Alaçatı’nın ve Çeşme’nin sakız kokusunu bastırıyordu. İstanbul Cihangir, Asmalımescit Alaçatı’nın üzerine boşalmış gibiydi. Bütün bohem görünümlü takı tasarımcıları, “yemek”, “pasta” tasarımcıları yerele dair özgün olan ne varsa dönüştürmek üzere and içmiş gibilerdi. Alaçatı kurabiyesi, kumru, sakızın malzeme edildiği bütün tatlar tahrif edilmişti. Özgün olanın, yerel olanın keşfi daha zor görünüyordu. Birkaç sanat galerisi yalnızca sanatsevicilere açık gibiydi.

Çay, Kumru ve Gevrek
Çay, Kumru ve Gevrek
Kumrucu Kale Fırın
Kumrucu Kale Fırın
Alaçatı Kurabiyesi Altta
Alaçatı Kurabiyesi Altta

Alaçatı’nın özgün taş evleri bile daracık sokaklara sıkışmış kalmış. Yeniden tasarlanan ve kondurulan taş evler ruhunu çalmış Alaçatı’nın. Eskiye dair toparlanan antikalar, eskitilmiş objeler, zamanın da ruhunu çalmış. Uzun zamandır aradığım anneannemin tel dolabının bir benzerini görmek dışında eskiye dair çok az şey mutlu etti beni. Akşam tesadüfen karşımızda bulduğumuz antikacı tezgahında eski kitaplar arasında “sol” literatüre dair eskileri karıştıran üst sınıfa mensup baba çocuğuna bunları da okumak gerektiğini, komünizmi de bilmek gerektiğini öğütleyerek eline rastgele aldığı bu kitaplardan üç-beş tane satın alıyordu kendisi de okumayacağını çok iyi bildiği halde.

Eski Çay, Maya, Yağ Kutuları
Eski Çay, Maya, Yağ Kutuları
Tel Dolap
Tel Dolap

Akşam yemeğinin ardından Çeşme istikametinden aktığını tahmin ettiğim kalabalık Alaçatı’nın daracık sokaklarını iyiden iyiye nefes almaz hale getirdi. Taşrada eskiden yaz günlerinde panayırlar düzenlenirdi. Adım atmayı güçleştiren kalabalık olurdu. Alaçatı sokaklarındaki kalabalık da yürümeyi engelleyen, üstelik çocuk arabamız da olduğu için nefes almayı bile zorlaştıran bir kalabalığa dönüştü. En iyi seçeneğin meydanda gözüme kestirdiğim çay ocağının tahta sandalyelerinden akan kalabalığı gözlemek olduğuna karar verdim. Yaşar Abi’nin çay ocağında bir saatten fazla oturduk sanırım. Yukarıda yeldeğirmenleri, önümüzde akan insan kalabalığı, ılık yaz rüzgarı ve taze demlenmiş çay çok iyi geldi, yemek sonrası günün yorgunluğunu atmamıza yaradı. Alaçatı’nın yollarına döşenmiş taşlarda babet, sandalet yerine yüksek ökçeli ayakkabılarda ısrar eden kadınlar, bizim gibi çocuk arabalarıyla geçenler, sevgililer, genç delikanlılar, pahalı parfüm kokuları, zaman zaman gelen adaçayı, kekik ve lavanta kokuları geceyi sardı. Oturduğumuz yerin karşısındaki dondurmacının sloganı müthişti: “Çocuklar dondurma diye ağlayın!”.

Yaşar Abi ardı ardına bize İzmir bardağında tavşan kanı çaylar getirdi. Ege yorgunluktan uyuyakaldı, biz de önümüzden nehir gibi akan kalabalığı seyre. Ertesi sabah Kesre Otel’in şirin odasında Ege’nin 6.30’da uyanmasıyla gün bizim için her zamanki gibi erken başladı. Gündüz gözüyle akşamın ihtişamının arkasındaki Alaçatı’yı görebilmek ve otelde uyuyanları ayağa kaldırmamak için kilitli olan Kesre’nin kapısını açıp kendimizi dar sokaklara attık. Kumrucudan kumru ve gevrek alıp, Yaşar Abi’nin çay ocağında mola verdik. Gececi olan Yaşar Abi’nin yerine Sebahattin Abi vardı. Kendiliğinden gelişen sohbet ile Altınyunus Oteli’nden emekli olan Alaçatılı Sebahattin Abi Alaçatı’nın çok bozulduğunu, İstanbullu işletmecilerin kasabada huzuru kaçırdıklarını anlattı uzun uzun. Alaçatılı ailelerin yükselen rant ile nasıl birbirine yabancılaştığını, hatta düşman haline geldiğini anlattı. İnsan bütün bunları duyunca çok üzülüyor. Acaba  bazı yerler tüm otantikliği ile, olduğu gibi korunsa, kendi haline bırakılsa, rant malzemesi olmasa diye hayal kurmaktan alamıyor kendini. Biz kumrumuzu çayla götürürken, Fahri Abi belirdi. Sigara altlığı için kadim dostu Sebahattin Abi’den bir lokma birşey istedi. Bunu duyunca ben de kumrumuzu ve gevreğimizi paylaştım. Fahri Abi’yle de kısa sürede sohbet ilerledi. Oğlu Eskişehir’de turizm okuyormuş ve oğlunun işinde kendisine yardım etmesini gururla anlatıyordu. Fahri Abi’nin “Fahri’nin Yeri” adlı bir balık lokantası varmış. Izgarayı kendinden başka kimseye vermeyen Fahri Abi Kadir Gecesi mekanındaki kalabalığa hayret ediyordu sevineceği yerde. Yıllarını bu kasabaya vermiş arkadaşlar Alaçatı’nın bozuluşuna üzülüyorlardı. Eskiden yıllık olan sezonun İstanbullu vur-kaç işletmecilerle birlikte 3-5 aya sıkıştırıldığını, bu nedenle de maliyetlerin, kiraların, ücretlerin ve fiyatların çok fahiş hale geldiğini aktarıyorlar. İstanbullular gelip geçici, Alaçatı tüketildikten sonra sıra hangi keşfedilmemiş masum kıyı kasabasına gelecek kim bilir? Ama Sebahattin Abi ve Fahri Abi kalıcı, aileleri de. Arası açılan, ilişkilerinin merkezine para oturan yerli aileler bir daha belki de hiç bir araya gelemeyecekler. Ama kimin umurunda ki!

Kesre Otel

Alaçatı’nın yalnızca dostlarla güzel olduğunu söylemek zorundayım. Zira sevgili dostumuz Alaçatılı Osman’ın çok sevgili kardeşi Oğulcan ve eşi Figen’in konukseverliğinde tek gece konaklamamıza olanak sağladıkları Kesre Otel bu spontane gezimizde başımıza gelen en güzel şeydi. Oğulcan ve Figen’in dostluklarını belirtmeme gerek yok herhalde.

Oğulcan ve Figen ve Çocuklara Bayılan Kuçukuçu
Oğulcan ve Figen ve Çocuklara Bayılan Kuçukuçu

Butik otellerin en çok insan temasını seviyorum. Mekanik olmayan diyalog yaşamak, insanların sıcaklığını duymak kendimi daha iyi hissettiriyor. Kesre Otel Alaçatı’da herşeyin, olayın koptuğu mekânlara 5 dakikalık yürüme mesafesinde ve ulaşımı çok rahat. Odalar çok sade, ama Ege temizliğinde ve saflığında dekore edilmiş. Lavanta havası var her yerde. Dolaplar, yatak başlarında kullanılan oyalar Ege’nin sade şıklığını ve zarafetini temsil ediyor. Bir Egeli olarak insanı evinde hissettirdiğini söyleyebilirim.

Kesre Otel Bahçesinden
Kesre Otel Bahçesinden
Kesre Otel Bahçesinden
Kesre Otel Bahçesinden

Kimileri tam pansiyon otelleri, herşey dahil paketleri tercih edebilir. Ancak Kesre Otel gibi oda-kahvaltı veren butik otellerin en güzel yanı kahvaltıları diyebilirim.  Kesre Otel gibi kahvaltıyı herkes verir mi bilmiyorum ama verilen kahvaltıyla tüm gün idare edebilirsiniz.

Kesre Otelin Muhteşem Kahvaltısı
Kesre Otelin Muhteşem Kahvaltısı
Kahvaltı Yakın Plan
Kahvaltı Yakın Plan

İncelikle ve özenle hazırlanmış kahvaltıdaki tüm reçeller ev yapımı. Tüm kahvaltılıklar benim de evimde tercih ettiğim kalitede. Sıradan herhangi bir şey yoktu sofrada. Domates, salatalık bile taze ve lezzetliydi. Lor peyniri üzerindeki dut reçeli, nar ekşili zeytinyağı, ekşimik, baharatı ve tuzu olması gerektiği gibi çemen, İzmir tulumu, tam yağlı beyaz peynir, portakal kabuğu reçeli, kivi reçeli, bal, kaymak, bergamot aromalı taze demlenmiş çay, Figen’in elinden çıkma zeytinli omlet bir harikaydı. İki kişi ve Ege hepsini bitiremedik bile, üstelik bana rağmen.

Kesre Bahçe
Kesre Bahçe

Kahvaltı servisi Kesre Bahçe’de yapılıyor. Geceleri ise sessiz, güzel bir bara dönüşen bahçede rahat oturma grupları, sedirler ve meyve ağaçları var. Zeytin, elma, armut dalında çok cazip duruyor. Bar ve servis alanındaki detayların her biri heyecan verici.

Kesre Bar
Kesre Bar
Figen'in Emaye Kap Kacak Koleksiyonunun Bir Bölümü
Figen’in Emaye Kap Kacak Koleksiyonunun Bir Bölümü
Reçel Hazineleri Dolabı
Reçel Hazineleri Dolabı

Barda birşeyler içecek kadar zamanımız olmadığı için içki deneyemedim. Ama Figen’in emaye koleksiyonunun parçalarını otelin, girişin ve barın çeşitli bölümlerinde görmek mümkün. Renklerinin cazibesi Anadolu insanının renk skalasını da ele verir gibi. Şimdi mutfaklarımızda kullandığımız renksiz sözüm ona high-tech çelik, teflon “tencere tava hep aynı hava”.

Sevgili Oğulcan ve Figen çiftine ev rahatlığındaki otellerinin odalarını minik dev aileme açtıkları için bir kez daha çok teşekkür ediyorum. Siz de Kesre Otel’de konaklamak isterseniz diye iletişim adresini ekliyorum.

Adres: Yenimecidiye Mahallesi 3047 sokak No:12 Alaçatı – İzmir/Türkiye
Telefon: +90 232 716 0606  Fax: +90 0232 716 0565  Email: info@kesreotel.com

Nazilli’den İki Ayaküstü Yemek Mekânı

Nazilli’de çocukluğumdan beri değişmeyen, vazgeçemediğim ve Nazilli’ye her gittiğimde yemeyi bir görev edindiğim iki ayaküstü lezzet mekânından bahsedeceğim. İlki halk arasında Cemal Usta olarak bilinen ama benim Cemal Amcam olan Dönerci Cemal’in yeri.

Image
Dönerci Cemal Usta

Çocukluğumda herşeyin daha naif göründüğü zamanlarda ev dışında, dışarıda yemek yemenin vazgeçilmezidir Cemal Amca’nın yaprak döneri. Bir de babamın dükkanında, yaz tatillerinde ona yardım etmenin, çalışmanın en güzel ödülüdür yarım ekmek arasında döner ve ayran. Çay ocağından bol şekerli çay, bazen soğuk Madran gazozu, o zamanlar yeni piyasaya çıkan çilekle, muzla ve kakaoyla aromalandırılmış soğuk Pınar Süt, gün içindeki diğer ödüller ve eğlenceliklerdi. Hatta en büyük eğlencelerimden biri babamın dükkânının bulunduğu hâl binasında içtiğim kutu sütlerin boşlarını şişirip patlatmaktı. Babamın tezgahından kırık peynir parçalarından aşırmaları saymıyorum bile.

Aslında Cemal Amca’nın önceleri dükkanı yoktu. Yerel belediye, sağlık, gıda güvenliği meselelerine merak salmadan önce seyyar arabada o güzelim dönerini sarardı. Arabalı seyyar günlerden bu yana aynı lezzeti sunmasının en önemli nedenleri Nazilli’nin serbest dolaşımdaki doğal sığır etleri ve kendi kasabından dönerlik etini kendisinin seçiyor olması, seçmenin ötesinde kasaba girip etin istediği kısmını kesebiliyor olmasıdır.

Image
Cemal Usta’nın Nefis Yaprak Döneri

Dükkana girdikten sonra pidecilikte de iddialı olduğunu kanıtlasa da benim ve yerli esnaf, halk için Dönerci Cemal’dir o. Yarım, çeyrek ekmek içine özenle ve göz tartısıyla hakkaniyetli bir yerleştirme yaparak, domates, maydanoz, tuz ile servis eder büyük bir incelikle ve ustalıkla.

Ekmek arasına özenle yerleştirilen malzemeler
Ekmek arasına özenle yerleştirilen malzemeler

Beni hep özel hissettirdi Cemal Amca. Ben birşey demeden dönerini koyarken göz tartısı benden yana şaşardı kasıtlı olarak:) Dönerin altında biriken etin suyu ve yağı ile lezzetlenen soğanlar da ekmek arasına girer ve tadına doyum olmaz. Tek sorun yaz günlerinde Nazilli sıcağında bu soğanlar çok susatır belli bir saatten sonra.

Lezzetleri katlanmış soğanlar
Lezzetleri katlanmış soğanlar

En hayran olduğum yanı ise ekmeğin burun kısmına da özenle döner yaprağını yerleştirmeyi bilmesidir. Son lokma, o son lokma bir sonraki yarım ekmek dönere kadar sizi baştan çıkartmaya yetecektir çünkü. Düşünsenize sade ekmeğin burnu ile biten bir döner ziyafeti finali hayal kırıklığı olurdu herhalde. Cemal Amca’nın en önemli meslek sırlarından biri hayata pozitif bakışı, güleryüzü ve hepsinden önemlisi işini çok severek, tutkuyla ve ciddiye alarak yapıyor olmasıdır. Çok şükür ki üç evladından biri olan Hasip bize bu lezzeti daha uzun süre sunmaya devam edecek.

Cemal Amca ve Hasip
Cemal Amca ve Hasip

Cemal Amca’ya uzun ömürler diliyorum, iyi ki varsın ve bize adam gibi döner yediriyorsun…

Cemal Amca'nın güleryüzü
Cemal Amca’nın güleryüzü

Kokoreç çok tartışmalı bir lezzet. Herkesin kaldıramadığı ve ne olduğunu düşündüğünde yiyemediği bir ayaküstü yemek aslında. İnsanların bazıları sarhoş olduktan sonra yiyebiliyor sadece, ne olduğunun farkına varmadan ne olduğunu, neden yapıldığını düşünmeden yemek belki de en iyisi. Yıllar önce bir konferans vesilesiyle gittiğim İskoçya’da sabah kahvaltısında yediğim “black pudding” gibi. Yedikten çok sonra ne olduğunu öğrenmiştim. Ne olduğunu burada açıklamayacağım merak edenler “google”layabilir:) Babamın bir arkadaşının tanımlamasıyla “paramızla b.k mu yiyeceğiz” şeklinde sorulması bile muhtemel. Elbette her yerde yenilmesini ben de tavsiye edemem ama iyi yapıldığında çok güzel oluyorsun kokoreç:)) ne yapabilirim ki, özellikle de Nazilli’de Şahap Usta’nın kokoreci söz konusu olduğunda yine Nazilli’de geçen çocukluğum geliyor aklıma. Dükkândaki öğlen yemeği menülerinde Dönerci Cemal Usta’nın ekmek arası yaprak döneri ilk sırada, bazen geç kalındıysa ve Cemal Amca’nın döneri bittiyse ikinci adres doğrudan Şahap Usta’nın kokoreci olurdu. Söylemeye gerek o da eskiden belediyelerin baskıcı yeni düzenlemeleri olmadan önce seyyar arabadaydı ve konuşlandığı yer de Nazilli’de İstasyon Meydanı’ydı. Ne yalan söyleyeyim o zamanlar kokoreç favorim değildi ama hayır demezdim ve yerdim. Ancak zaman içinde değerini anladığımı söyleyebilirim. Üstelik zaman içinde pahalılaştı, kıymete bindi kokoreç. Bunda hayvan kesimindeki azalma ve doğal olarak kuzu bağırsağı sıkıntısının etkisi olduğunu söylemem gerek. Bir de zincirleşen, şampiyon kokoreç gibi örnekler çoğaldıkça aslında Şahap Usta’nın kokorecinin ne kadar güzel, ayrıcalıklı ve lezzetli olduğunu anladım. En önemli ayrıcalıklarından biri sacta olmaması, şişte ve kömür ateşinde pişmesi.

Şahap Usta'nın şahane kokoreci
Şahap Usta’nın şahane kokoreci

Belki de şampiyon gibi örneklerinden farklılaştıran önemli bir diğer özelliği kokoreç,  kimyon ve tuzdan müteşekkil olması. Çünkü yaygın örneklerde ne yazık ki baharat çeşitliliği fazla olunca, domates-biber karışımı da eklenince kokorecin lezzetini damağınızda hissedemiyorsunuz. Bu nedenle Şahap Usta’nın kokorecinin çok ayrı bir yeri vardır. Başka bir niteliği ise kokoreçteki lezzeti perçinleyen yağın dengesi. Çoğu kokoreçcide bazen bağırsak dışarıda göstermelik olur ve sanki iç yağ yiyormuşsunuz gibi hissedersiniz. Şahap Usta’nın kokoreci gerçekten bu dengeyi çok iyi koruyor. Sık olmasa da pişmiş halde, şişte dondurarak bu lezzeti Eskişehir’e taşıdığımı, buzlukta porsiyonluk saklayıp, canım isteyince ekmek arasında bu lezzetten kendimi uzun süre mahrum etmediğimi itiraf etmeliyim.

Saçta Şahap Usta kokoreci
Saçta Şahap Usta kokoreci

Zaman içinde dükkâna geçince saçta da kokoreç yapmaya başlayan Şahap Usta bana göre Nazilli’nin en özgün lezzet duraklarından biri. Sevenler için turşu suyu ile birlikte ya da ayran ile birlikte yarım ekmek arası şiş kokoreç yemenizi öneririm. Emin olun ki bir çeyrek daha yemek isteyeceksiniz…

Not: Bu iki lezzet durağını Nazilli’den yolunuz geçtiğinde çarşı içine kadar girerseniz, kime sorsanız size tarif ederler.

Nazilli’de Uzun Yaşam Sırları Üzerine*

Doğum yeri Nazilli olan ama 11 yaşından sonrasını Nazilli dışında geçiren biri olarak Nazilli’de uzun yaşam sırları üzerine yazmak boynumun borcu oldu. Türkiye’de gerontoloji (1) biliminin öncüsü kabul edilen Akdeniz Üniversitesi Gerontoloji Bölümü  Başkanı Prof. Dr. İsmail Tufan’ın Tübitak desteği ile yürüttüğü “Türkiye Yaşlılık Atlası” araştırması olması gerektiği gibi medyada çok ilgi gördü. National Geographic Mayıs 2012 sayısında da bu araştırmanın sonuçları grafikler, fotoğraflar eşliğinde yayınlandı. Araştırmanın bilimsel sonuçları Türkiye’de yaşlılık çalışmaları açısından çok önemli ve İsmail Hoca’yı ve ekibini gerontoloji disiplininin Türkiye’de öncüsü oldukları için ve özellikle bu çalışmalarından dolayı kutlamak gerekiyor. Nazilli atlasta dikkat çeken önemli yaşam alanlarından biri. İsmail Hocaların çalışmasının medyada yankılanmasından sonra çevremde Nazillili olduğumu bilenlerin, de facto uzun ömürlü olacağıma dair espirili dokunduruşlarının halen devam ettiğini belirtmem gerek. Nazilli’yi istatistiklerde öne çıkaran nüfusunun her 100 kişisinden 23’ünün 60 yaş ve üzerinde olması, 90 yaş üzerinde 161 sağlıklı yaşlısının bulunması. Benim için Nazilli bir memleket olmanın ötesinde sağlıklı yaşamın, uzun ömrün ve sağlıklı beslenmenin de önemli merkezlerinden. Dolayısıyla bilimsel araştırmanın sonuçlarına saygı duyarak Nazilli’deki uzun ömrün, tek başına beslenmenin yeterli olmadığı önkabülüyle, sağlıklı beslenmenin nedenleri üzerine kişisel görüşlerimi paylaşmak istiyorum.

Beslenme uzun yaşamın ve nitelikli, sağlıklı yaşlanmanın en önemli unsurlarından biri hiç şüphesiz. Nazilli’de üretilmiş besinlerden bizi yoksun bırakmayan babama şükran borcum çok fazla. Kendi mutfağımızda tükettiğimiz yiyecek-içeceklerimizin önemli bir bölümünü rutin aralıklarla kargo ile gönderdiği için kendisine hep minnettar kalacağız. Yoksa o lezzetli etleri, taze otları, enfes peynirleri, ince kabuk pembe domatesleri, burcu burcu kokan maydanozları, kestaneleri, çiğ fıstıkları, köy yumurtalarını Eskişehir’de nerede arar da buluruz? 

Yoğurtçu Teyze
Yoğurtçu Teyze

Nazilli’nin Türkiye coğrafyasındaki yaşlılık atlasında öne çıkmasının nedenlerini kendimce paylaşayım. Öncelikle Ege insanının yalnızca Türkiye değil, dünyanın en şanslı coğrafyasında yaşadığını düşünüyorum. Denizse deniz, ormansa orman, yeşilse yeşil, iklimse iklim, suysa su… Bu bakımdan doğanın cömertçe davrandığı bir coğrafyanın çocukları Egeliler. Nazilli’nin bu coğrafyada farkı ise bence insanlarındaki rahatlıktan kaynaklanıyor. Lütfen kimse alınmasın, sevgili okuyucular bundan sonraki cümlelerde kullanacağım sıfatları, tanımlamaları negatif anlamları ile değerlendirmesinler. Gerçek şu ki Nazilli insanı az biraz gamsız, çokça rahat, fazlasıyla keyfine düşkündür. Bunun nedeni sıcak iklim midir, yapısal mıdır, bolluk, bereket midir bilemiyorum, araştırmak lazım:) Bu nedenledir ki öyle dünya sorunlarını pek de kafasına takmaz, kendini yıpratırcasına çok çalışmaz. Çünkü buna gerek yoktur. Çalışmak kısaca hayatını idame ettirmekse, karın doyurmaksa eğer Nazilli insanı tam da bu amaçla karın tokluğuna çalışır. Doğa cömert dedik ya, kışın doğanın bahşettiği otu toplar ya da pazardan üç kuruşa satın alır yer, yine karnını doyurur. Yazın çingene pilavı (cingen pilavı derler) yapar (çökelek, domates ve zeytinyağı ile karıştırılıp hızlıca sonuca ulaşılan salata) yapar, karpuz keser karnını doyurur, ya da zeytinyağı gani olduğu için zeytinyağından taze o gün toplanmış patlıcan, biber kızartır, üzerine süzme yoğurt döker yine de karnını doyurur. Gördüğünüz gibi sağlıklı beslenmek doğal birşeydir Nazilli insanı için. Küçük büyük herkesin uğraşacağı irili ufaklı toprağı olduğu için, kiminin portakal bahçesi, kiminin pamuk tarlası (hala kaldıysa tabii), kiminin zeytinliği, kiminin sebze ekip biçtiği daracık alanlara sahiptir.

Bahçeönü Isırganı
Bahçeönü Isırganı
Eniş (Doğal Asparagus): Kuvvetle muhtemel köylü teyzenin o sabah topladığı enişler demet demet
Eniş (Doğal Asparagus): Kuvvetle muhtemel köylü teyzenin o sabah topladığı enişler demet demet

Rahmetli anneannem 83 yaşında vefat etti. Ölene kadar bakıma muhtaç olmaksızın, pazar alışverişini dahi kendi yapacak kadar günlük işlerini görürdü. Benim hatırladığım kronik bir hastalığı yoktu. Herşeyden ölçülü yer, sofrasında kızartması (zeytinyağında olduğunu belirtmeme gerek var mı?) ve peyniri eksik olmazdı. Üstelik buzdolabı da yoktu. Askıda duran tel dolabında günlük hazırlayıp saklardı yemeklerini. Bu aralar aklıma düştü bu dolap, merak ediyorum akıbetini. Benim için yüksekte olduğu için ulaşılamaz ama merak uyandıran bir dolaptı anneannemin tel dolabı. Anneannem, 1980’lerde hızla yayılan muzur gıda ürünleri olan kolayı biz içerken görür, içinde alkol olduğunu düşünüp içmezdi, oysa adım gibi eminim ki bir kere içse çok hoşuna gidecek ve devamını isteyecekti. Nitekim aynı dönemde her yanı saran sarelle çeşmelerinden doldurttuğumuz sarelleye direnemediğini de hatırlıyorum. Öğünlerini tam yağlı peynirle tamamlardı. Sağanak yağmurlu bir kış gecesinde evinin üst katında çatı su aldı mı diye kontrole çıktıktan sonra elektrikler kesilince ahşap merdivenlerden düştüğünde yalnız bir şekilde yaşamı son buldu. Huzur içinde yatsın nüktedan, kıvrak zekalı anneannem. Kısacası uzun ve nitelikli yaşam sanki verili bir şey gibidir Nazilli diyarında.

Organik gıda meseleleri henüz tedavülde değilken doğanın vergisi zenginlikler ile doğal ürün cenneti olan Nazilli ve yöresi şimdi pek revaçta. Yol kenarlarında incir, zeytin, portakal tezgâhları kuran insanlar önceden sadece portakal, zeytinyağı ve incir olarak satılan ürünlerini “organik” portakal, “organik” zeytinyağı, “organik” incir olarak “pazarlayarak” satıyorlar. Bu ürünler zaten dededen kalma ağaçların meyveleri. Dolayısıyla gerçekten de doğal yani yeni deyimiyle organik.

Zehra Teyze
Zehra Teyze

Zehra Teyze, Nazilli’deki müstakil bahçeli evimizin bulunduğu çamlı sokakta pazar kurulmaya başladığı 1980’lerin sonlarından 1990’ların sonlarına kadar kapımızın önünde yıllarca ürünlerini sergiledi. Her cumartesi komşumuz oldu. Şimdilerde belediyenin yaptığı üstü kapalı pazar yerinde oğlu Adnan Abi’yle ürünlerini satıyor. Hem üretiyorlar, hem pazarda ürünlerini satıyorlar. Aracısız, doğrudan müşteriye ulaşınca da hem daha güvenilir hem daha ucuz oluyor sebze, meyve ve süt ürünleri. Evinde bir-iki ineği olan tüm köy evlerinde geçimlik süt ürünleri de üretilir. Dolayısıyla temiz, pak köylü kadınlar akça pakça çökeleklerini, süzme yoğurtlarını, kaşıklarla desenler yaptıkları tereyağlarını da pazara getirip satarlar. Köyevi, bağevi bahçesinde serbestçe gezinen tavukların yumurtaları da pazarda değişim değeri kazanır.

Yoğurt, çökelek, terayağı, köy yumurtası
Yoğurt, çökelek, terayağı, köy yumurtası

Zehra Teyze bahçesindeki zeytin ağacından topladığı zeytinleri dilmiş, boş su petine basmış işte pazarda satmaya getirmiş. Bazen modern insanın sağlık, gıda güvenliği endişelerini anlamsız bulduğum oluyor, buna kendi kaygılarım da dahil. Şimdi böyle kaygıları olan birçoğumuz “pet şişede zeytin mi saklanır, temizliğinden nasıl emin olacağız” gibi içimizi kemiren sorular yumağında dolaşabiliriz. Ama çeşit çeşit kimyasallarla uzun ömürlü hale getirilen, olgunlaştırılan, üzerlerine manipülatif son tüketim tarihleri konan ürünler daha mı güvenli acaba? Bu ikilem kentli, eğitimli, modern insanın en büyük dilemmalarından biri olmaya devam edecek sanırım. Nazilli’de her gün semt pazarları kurulur. Bu semt pazarlarındaki satıcıların çoğu çevre köylerden gelen kadınlardır, teyzelerdir. Çoğunun yaşı da ilerlemiştir. Ama sabah gün ışırken yaz-kış bahçelerinden, tarlalarından, bostanlarından ürünlerini keyifle toplarlar, heyecanla köy dolmuşlarıyla bu pazarlara getirip satarlar. Bu ürünleri aracı satıcılardan farklı olarak seçerek, beğenerek alırsınız. Bu yüzden çok da şımarıktır Nazillili, “şehirli” tüketiciler, bazen hiç de üretici dostu olmadıklarını düşünürüm. Zaten çok düşük kar marjıyla ürünlerini satan pazarcılarla pazarlık yaparlar, en iyisini en ucuza, daha da ucuza almak için ezerler köylüyü. Mesela aşağıdaki “pıransa”nın fiyatına bakar mısınız? Bunun nesine pazarlık yapacaksınız daha Allah aşkına?

Pırasa Nam-ı Diğer Pıransa
Pırasa Nam-ı Diğer Pıransa
Çiçek Demeti Yaprak Enginar: göbek enginar kentlerde bilinir de yaprak enginar Ege'nin kıymetini bildiği otlardandır
Çiçek Demeti Yaprak Enginar: göbek enginar kentlerde bilinir de yaprak enginar Ege’nin kıymetini bildiği otlardandır

Nazilli’de araştırmaların da gösterdiği, benim yılda birkaç aile ziyaretlerinde gözlemlediğim gibi nüfusu hızlıca yaşlanan bir kent. Bunun sosyolojik olarak nedenleri Cumhuriyetin ilk döneminde açılan Türkiye’nin en büyük Sümerbank fabrikasının atıl bir hale getirilerek üretim alanından çıkartılması (zamanında 5000 işçinin çalıştığı, kentin yerlileri tarafından “GıdıGıdı” denen, işçilerin kent-içi ulaşımında kullanılan demiryolu bağlantısı olan bir fabrikadan bahsediyorum), eğitim kurumlarında başarılı olan öğrencilerin şehir dışındaki iyi üniversitelerde okuyup, istihdam sahası olmadığı için zorunlu yurt-içi beyin göçü veren bir kent olması, sanayi yatırımının yok denecek kadar az olması, Nazillili girişimcilerin risk almak istememesi, kente dışarıdan gelen memurların Nazilli’nin ucuz, rahat ve ulaşım olanakları gelişkin bir kent olması nedeniyle emekliliklerinde de yaşamayı tercih etmesi gibi etmenler sayılabilir. Dolayısıyla Nazilli son derece konformist bir kent olarak tanımlanabilir. Yaz dönemlerinde aşırı sıcaktan dolayı herkesin civar yazlık bölgelerdeki yazlıklarına çekildiği, kentte kalanların da 11.00-17.00 saatleri arasında siesta yaptıkları bereketli, cömert, güzel memleket. Selamlar olsun…

* Bu yazıda kullanılan tüm fotoğraflar Nisan 2011 yılında sevgili karımla sürpriz Nazilli ziyaretimiz sırasında bizzatihi kendisi Gülbin Özdamar Akarçay tarafından çekilmiştir. Kendisine her daim varolan katkısı ve desteği için çok teşekkür ederim.

1. Gerontoloji bilimi kısaca yaşlılık bilimi olarak tanımlansa da “yaşlanmanın nedenlerini ve koşullarını araştıran” disiplinlerarası bir bilim kolu olarak tanımlanmaktadır. Başlıca amacı “başarılı yaşlanma” süreçlerinin çoğalmasını sağlamak olan bilim kolu, daha genel anlamda “daha az hasta, engelli ve bakıma muhtaç, daha fazla zinde ve aktif yaşlıların çoğalması” amacını taşımaktadır. (http://gerontolojibolumu.com/gerontolojibolumu.htm)

Piyazcı mı Köfteci mi? Piyazcı Ahmet

Antalya deyince aklıma nedense balık değil de piyaz ve köfte geliyor. Son 3 yılda üçüncü kez Antalya’ya yolum düştü ve Piyazcı Ahmet’e de üçüncü kez gitme şansım oldu. Köfte mi daha lezzetli piyazı mı bilemedim? Köftesi belki de asla köfte harcı kullanmayan annemin maydanozlu, soğanlı, bayat ekmek içli ev köftesine benzediği için karar vermekte zorlanıyorum. Piyazı da öyle böyle değil ama yeme de yanında yat. Öyle ki Piyazcı Ahmet’e yalnızca piyaz yemeye gelenler var. Özelliği ne mi? Efendim en sıradışı özelliği tahinli olması. Porsiyonda bol miktarda tahin ile servis ediliyor. Üzerinde isterseniz yumurta, maydanoz, domates ve soğan da olabilir. Halis zeytinyağı, sirke ve az limon da sosu olarak ilave ediliyor. Vedat Milor’un kendi mutfağında yapmayı sevdiği birkaç yemekten biri olduğunu ifade ettiği piyaza ilişkin yorumu çok olumlu. Milor herşeyiyle piyazı çok beğeniyor. Kendisinin Piyazcı Ahmet  ziyaretini izleyebilirsiniz.

Piyazcı Ahmet Piyaz

Piyazcı Ahmet Piyaz

Kışın mevsim itibariyle sera domatesleri kullanıldığından son gittiğimde domatesler olmasa daha iyi olurdu diye düşünmeden edemedim. Köftenin yanında ızgaralanmış kabuklu soğanı daha ziyade hindistan cevizi gibi kaşıkla oyarak yiyesi geliyor insanın. Zaten masada yalnızca çatal ve tatlı kaşığı var. Piyaz tatlı kaşığı ile yeniyor genellikle. Eskişehir’de herkesin malumu köfteci çoktur. İyiside de var kötüsü de. Tuna köftecisi, Rodoplu köftesinin lezzeti ile fark yaratanlardan. Ancak Eskişehir’deki köftelerde çok fazla baharat kullanılıyor. Babama göre “en iyi köfte evde yapılan köftedir” çünkü kendi kasabınızdan, dananın en iyi yerinden köftelik (kaburga ve döş)  kıyma alma şansınız vardır. Ancak dışarıda köfte hileye açık yemeklerden biridir. Dolayısıyla köftede eğer gereğinden fazla baharat varsa bilin ki ayıp örtmek içindir. Fazla baharat etin lezzetini almanızı engeller.

Piyazcı Ahmet Köfte
Piyazcı Ahmet Köfte

Hazır, köfteden bahsederken sonbaharda İstanbul’da Sultanahmet Köftecisi’nde yediğim köfte, piyaz ve helvaya dair düşüncelerimi yazayım. İlk yediğimde tadı belleğimde uzunca bir süre kalan köftede çok fazla bir değişiklik yok. Ancak Sultanahmet Köftecisi gibi adı marka olmuş bir mekânda piyazda zeytinyağı yerine çiçek yağı kullanılıyor olması kabul edilemez. En ucuz zeytinyağını bile kullansa en azından adını kirletmese diye düşünüyorum.

Sultanahmet Köftecisi

Öte yandan irmik helvası hala şahane. Ama yemek sonrası çay ikramının olmaması da son derece kaba bir hizmet politikası. Nedenlerini anlayabiliyorum ancak bir-iki bardak çayın hesabı yapılmamalı.

Sultanahmet Köftecisi İrmik Helvası
Sultanahmet Köftecisi İrmik Helvası

Antalya’ya yolunuz düşerse, tatil başlangıcı ya da dönüşü, hatta her ikisinde de Piyazcı Ahmet’e mutlaka gitmelisiniz. Piyazcı Ahmet’te tahinli kabak tatlısı Saklıkent zirvesine ulaştığınız nokta olabilir. Benim gibi tatlı düşkünü olmayan birini bile çileden çıkartabilecek kadar güzel. Kabak, tahin ve cevizin muhteşem uyumunu tadabilirsiniz ve uzunca bir süre keyfini sürebilirsiniz. http://www.piyazciahmet.com 

Piyazcı Ahmet Köfte ve Piyaz
Piyazcı Ahmet Köfte ve Piyaz

Feel Like Home in Granada

Granada’ya ayak basar basmaz tanıdık bir koku geldi burnuma: narenciye çiçekleri. O an memleketimde-evimde hissettim. Buram buram Akdenizdi, evimdi sokaklar. Sonra kentin adı zaten tanıdık: Granada-Nar. Nar, Granada’nın sembolü. Taneleriyle bereketin toprakları…İşte Endülüs toprakları…Amin Maalouf’un Afrikalı Leo’da anlattığı Granada’daki kadar olmasa da farklı kimlikler çoğullukları içinde Granada’da yaşıyor, kiminin belki sadece ruhu…

Granada’da Nar

Granada’ya ilk ziyaretim 2009 baharında, iki yıl aradan sonra 2011’de yaz sonu ikinci ziyaret. Bahar tüm bereketiyle Granada’da çiçek açarken İspanyol ve Endülüs kültürlerinin kaynaştığı bu eşsiz kentte her iki seferde de sevgili dostlarım Oscar ve Rafa sayesinde olabildiğince keyifli yerel lezzetleri tatma olanağı yakaladığımı söyleyebilirim. İlk gidişimizde terastaki mangal partisi unutamadığım anlardan biridir. Hepsinden bahsetmeye çalışacağım ama mutlaka eksik bıraktığım olacaktır. O kadar tanıdık ki aslında tüm lezzetler… Nar, zeytin, zeytinyağı, taze bakla, narenciye, incir, ekmekler… ilk kez tadılan ama sanki çok uzun zamandır hayatımın vazgeçemedeği lezzetleri arasına girenler… Jamon Ibérico yani domuz bacağı pastırması, en iyisinin İspanya’nın güneyinde olduğu söyleniyor. Chorizo yine domuz etinden yapılan bir çeşit sucuk. Her ikisi de atıştırmalık olarak özellikle İspanya’nın kendine has zengin tatlara sahip kırmızı şarapları ile harika bir uyum gösterir.

Jamon Ibérico

Jamon Ibérico

Domuz bacakları yeme-içme mekânlarının çoğunda asılı bir şekilde sergileniyor. Şarküterilerdeki görüntüler benim için başdöndürücü ve iştah açıcı. Belleğim babamın dükkanında ramazan aylarında askıya çıkan pastırmaların görüntüsünü ve ne akıldan ne bedenden kolay kolay çıkmayan kokusunu çağırıyor. Belki de bu yüzden tanıdık gelen bu görüntüler bir kez daha evimde hissetmem için bir dayanak oluyor. Domuz bacaklarının oda sıcaklığında saklanması gerektiği için sızan yağları insanların üstüne akmasın diye plastik yağ toplayıcılar asılarak engel olunuyor. Öte yandan bizde kasaptan bir but almak gibi değil parasal açıdan bu bacaklar. Ortalama 300-500 avro arasında bir meblağı gözden çıkarmak lazım.

İspanya’nın güneyinde yani Andalusya (Andalucia) bölgesine has bir başka güzel özellik dışarıda yeme-içme mekânlarının hemen hemen hepsinde ücretsiz tapas (meze ötesi atıştırmalık) servisinin yapılması. Tapas oturduğunuz mekânda bir içki ısmarlayınca (alkollü ya da alkolsüz) o günün 3-4 tapas menüsüne göre bedelsiz servis edilen atıştırmalıklar. Hesap sadece içkiler üzerinden geliyor. Bir bira içtiğinizde ilk tapas, ikinciyi sipariş ettiğinizde bir diğeri masadaki kişi sayısına göre bir miktarda ve çatalla servis ediliyor.

Tapas & Graffiti

Genellikle kendine has küçük, lezzetli ve doyurucu olan bu ikramlar olağanüstü. Bazen taze baklalı, jamon’lu olabilen, bazen deniz mahsullerinden, tavuktan ya da kırmızı etten, sürpriz bir şekilde bazen de gazpacho (Andalusya bölgesine has soğuk servis edilen, genellikle domates, sarımsak, zeytinyağı ile yapılan iştah kabartıcı çorba)  müteşekkil bu atıştırmalık tapaslarla öğünleri kurtarmak mümkün. Bir yandan Avrupa’nın en çekici Erasmus öğrenci değişim kenti olan Granada öğrencilere de bu anlamda müthiş bir olanak sunuyor. Eskişehir’de sıradan bir öğrenci barında biranın yanında sipariş verdiğiniz uyduruk çereze ya da patates kızartmasına 5-10 lira para ödendiğini düşündüğünüzde tapas olayı inanılmaz gelebiliyor insana. Ben Eskişehir’de bir öğrenci barı işletsem, kesinlikle salçalı makarna da olsa tapas uygulamasına başlardım. Çünkü “şimdi hangi tapası yiyeceğim?” diye insan bazen niyetlendiğinden daha fazla içebiliyor:)

Tapas
Granada’da Tapas

Tapas
Granada’da Tapas
Granada’da Tapas

Granada’daki en favori mekânım ise Bodegas Castaneda. Belki de her iki ziyaretimde ne tat ne de doku olarak hiç değişmemiş bulduğum için. Siparişlerimizi verdiğimiz eleman bile iki yıl içinde hiç değişmemişti. Lezzetler yeni olduğu kadar tanıdık da. Patates kroketi (kesinlikle el yapımı ve dondurulmuş değil) Alhambra birası ile muhteşem bir uyum sağlıyor. Ekmek arası jamonla taze bakla her gün yemek isteyebileceğim bir şey. Mekânın en önemli özelliği herşeyiyle İspanyol kültürünü yansıtması, zira her yaştan insanın ve bilen turistlerin geldiği bu mekânda boğa güreşi ve futbol izlemek, şans oyunları oynamak, yüksek sesli ve heyecanlı İspanyolca duymak mümkün. Camekanlı dolapta Granada’ya özgü seramiklerin içinden seçilebilen yiyecekler evdeki yemekleri ikram eder gibi sıcaklıkla sunuluyor.

Bodegas Castaneda-Granada

Bodegas Castaneda-Granada